Tüm yazılar

psikoloji

En Özeli: Aşk

Âşık olan biri neden uyuyamaz, iştahını kaybeder, aklından onu çıkaramaz? Bin yıl önce hekimler aşkı nabızdan tanıyordu; bugün beyin taramaları aynı hâli dopaminin, serotoninin ve oksitosinin dilinden okuyor.

sc0x01 · 9 dk okuma · güncellendi
Gece yağmurunda, sokak lambasının ışığında kırmızı bir şemsiyenin altında öpüşmek üzere olan iki insan silueti; solda büyük harflerle Aşk yazısı

Bin yıl kadar önce, Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki Gürgan’da hükümdarın yeğeni olan genç bir adam yatağa düştü. Hekimler ellerinden geleni yaptı ama hastalığın ne olduğunu bulamadı. Sonunda şehre yeni gelmiş, birkaç hastayı iyileştirerek adını duyurmuş genç bir hekimi çağırdılar.

Hekim hastanın nabzını tuttu ve şehrin bütün mahallelerini bilen birini istedi. Adam mahalle adlarını tek tek saymaya başladı. Bir mahallenin adı geçince nabız tuhaf biçimde çarptı. Ardından o mahallenin sokakları, o sokaktaki evler ve en sonunda o evde yaşayanların adları sayıldı. Her seferinde nabız aynı yerde aynı biçimde çarptı. Hekim kararını verdi: Genç, o evdeki bir kıza âşıktı ve bunu kimseye söyleyemediği için hastalanmıştı. İlacı o kızla bir araya gelmekti. Konuşulanları yatağından dinleyen genç, utancından yüzünü yorganın altına sakladı. Hükümdar ikisini evlendirdi, genç iyileşti.

Hekim İbn Sina’ydı. Hikâyeyi, ölümünden yaklaşık 120 yıl sonra yazılan Çehar Makale (Dört Makale) anlatıyor ve büyük olasılıkla süslenmiş: İbn Sina’nın kendi anlattığına göre Gürgan’a vardığında hükümdar çoktan tahttan indirilmişti. Ama yöntem uydurma değil. İbn Sina, tıp kitabı Kanun’da aşkı bir hastalık olarak anlatıyor ve sevilen kişiyi nabızdan bulma yöntemini kendisinin de denediğini yazıyor.

Bin yıl sonra bilim insanları aynı soruyu bu kez beyne sordu.

Bu yazıda 6 bölüm
  1. Kara sevda
  2. Beyindeki ödül
  3. Üç ayrı sistem
  4. Âşıkken
  5. Aşk acısı
  6. Tutkudan bağa

Kara sevda

Aşk, hakkında yazı yazıldığından beri bir hastalık gibi anlatılıyor. Bu yalnız şairlerin sözü değildi: Antik çağdan 18. ve 19. yüzyıllara kadar hekimler aşk hastalığını gerçek bir teşhis saydı ve çoğu zaman melankoliye yakın gördü.

MÖ 3. yüzyılda hekim Erasistratos, bedeninde hastalık bulamadığı hâlde eriyen genç bir prensin, sevdiği kadın odaya her girdiğinde kızarıp terlediğini ve kalbinin düzensiz çarptığını gözlemledi. Yaklaşık dört yüz yıl sonra Galenos bir adım ileri gitti: Hastanın nabzını tutarken olası sevgililerin adlarını saydı ve nabzı değiştiren adı aradı. İbn Sina da Kanun’da aşkı, melankoliye benzeyen ve saplantılı düşüncelerle gelen bir hastalık olarak anlattı.

Türkçedeki sevda kelimesi de bu eski tıptan kalma. Arapça sawdā “kara” demek. Eski tıpta insan bedenini oluşturduğu düşünülen dört sıvıdan birinin, yani kara safranın ve melankolinin adıydı; Arapçada tutku anlamını da kazandı. “Kara sevda” derken aynı rengi farkında olmadan iki kez söylüyoruz. Aşk ise Arapça “âşık oldu” fiilinden geliyor. Aynı fiil “sarmaştı, yapıştı” anlamına da geliyor ve aynı kökten bir kelime sarmaşık demek.

Bugün aşk bir hastalık sayılmıyor, tanı kılavuzlarında da yer almıyor. Bir dönem Orta Çağ Avrupa’sının, trubadur şarkılarının icadı sanıldı. 1992’de iki antropolog dünyanın dört bir yanından 166 kültürün kayıtlarını taradı ve büyük çoğunluğunda aşk şiirlerine, kaçıp evlenmelere ya da aşkın başka izlerine rastladı.

Beyindeki ödül

2000’de Londra’da iki sinirbilimci, Andreas Bartels ve Semir Zeki, afişlerle ve internetten “gerçekten, derinden ve deli gibi âşık” olanları aradı. Başvuran 70 kişiden 17’sini seçtiler. Beyin tarayıcısında onlara sırayla sevgililerinin ve üç arkadaşlarının fotoğrafları gösterildi.

Sevilen yüz, arkadaşların yüzlerinden farklı bir ağı çalıştırdı. Beynin derinlerinde ödülle ilişkili iki bölge (kaudat çekirdek ve putamen) ve duygularla ilgili iki kabuk bölgesi etkinleşti. Aynı anda bazı bölgeler sustu. Bunlardan biri, korku, üzüntü ve öfkeyle ilişkilendirilen amigdalaydı. Araştırmacıların dikkatini bir şey daha çekti: Etkinleşen bölgeler, kokainin ve morfin benzeri maddelerin yarattığı coşkuyu inceleyen çalışmalarda etkinleşen bölgelerle örtüşüyordu.

2005’te psikolog Arthur Aron ve antropolog Helen Fisher’ın ekibi, bir ila 17 aydır âşık olan 17 kişiyle benzer bir deney yaptı. Sevilen yüze özgü etkinlik, beyin sapındaki ventral tegmental alanda (VTA) ve kaudat çekirdekte çıktı. VTA, dopamin üreten hücrelerin bulunduğu küçük bir bölge. İkisi de memelilerde ödül ve motivasyonu yöneten, dopaminle çalışan devrenin parçası. Katılımcıların hepsi, uyanık oldukları saatlerin yüzde 85’inden fazlasında sevdiklerini düşündüklerini söylüyordu.

Ekibin vardığı sonuç şuydu: Tutkulu aşk, bir duygudan çok bir motivasyon sistemi, yani bir dürtü. Memelilerin eş seçerken enerjisini tek bir adaya yöneltmesini sağlayan eski bir mekanizmanın gelişmiş biçimi. Âşık insan sevdiğini yalnız düşünmüyor; onu görmek, ona ulaşmak, ondan bir karşılık almak için harekete geçiyor.

Ödül sisteminin şaşırtıcı bir yan etkisi de var. 2010’da Stanford Üniversitesi’nde, ilişkilerinin ilk dokuz ayındaki 15 öğrencinin sol eline ısıyla ağrı verildi. Sevgililerinin fotoğrafına baktıklarında ağrıyı belirgin biçimde daha az hissettiler. “Top kullanılmayan sporları say” gibi zor bir kelime görevi de ağrıyı aynı ölçüde azalttı, ama beyinde başka bir yoldan: Kelime görevi dikkati dağıtırken sevgilinin yüzü ödül bölgelerini çalıştırıyordu. 2009’daki bir çalışmada da sevgilinin fotoğrafına bakmak ağrıyı azaltmıştı; etkisi, sevgilinin elini tutmaktan aşağı kalmıyordu.

Üç ayrı sistem

Helen Fisher’a göre “aşk” dediğimiz şey tek bir sistem değil. Memelilerde eşleşmeyi ve üremeyi yöneten, birbirine bağlı ama ayrı çalışabilen üç beyin sistemi var ve her birinin kimyası farklı.

  • Cinsel istektestosteronöstrojenBirlikte olma isteği. Tek bir kişiye yönelmek zorunda değil.Görevi: eş aramayı başlatmak
  • TutkudopaminnoradrenalinEnerji, coşku ve akıldan çıkmayan tek bir yüz.Görevi: eş seçmek, enerjiyi tek kişiye toplamak
  • BağlanmaoksitosinvazopressinHuzur, güven, birlikte olmanın sakinliği.Görevi: yavrular büyüyene kadar bir arada kalmak
Şekil 1 Helen Fisher’ın modeli: aşkın üç sistemi ve her birinde öne çıkan kimyasallar. Fisher’a göre insanda bu üç sistem zamanla birbirinden bağımsızlaştı.

Bu ayrım, aşkın neden bu kadar karışık yaşandığını da açıklıyor: Arzu aşk olmadan, bağlılık tutku olmadan var olabiliyor.

Bağlanmanın kimyası en iyi küçük bir kemirgende incelendi. Kuzey Amerika’nın bozkır tarla faresi, memelilerde az görülen bir şey yapıyor: Eşiyle kalıcı bir bağ kuruyor ve yavrularını onunla birlikte büyütüyor. Yakın akrabası çayır tarla faresi ise yalnız yaşıyor ve tek bir eşe bağlanmıyor. İki türün beyni arasındaki farklardan biri, vazopressinin bağlandığı alıcıların (reseptörlerin) yoğunluğu. 2004’te araştırmacılar, çayır faresinin beyninde bu alıcının genini daha çok çalışır hâle getirdi. Yalnız yaşayan fareler, tek bir eşi belirgin biçimde tercih etmeye başladı.

Oksitosin bu tür deneyler yüzünden “aşk hormonu” diye ün saldı. Ama tablo o kadar basit değil. İnsanlarda burun spreyiyle verilen oksitosinin güveni artırdığını gösteren ünlü bulgu, sonraki çalışmalarda iyi tekrarlanamadı; psikolojide tek örnek de değil, ruhsal uyuşma deneylerinin bir kısmı da tekrarlanamadı. 2023’te ise genetiği değiştirilerek oksitosin alıcısı tamamen kaldırılmış tarla fareleri üretildi. Bu fareler de eşlerine bağlandı ve yavrularına baktı. Bağlanmanın kimyası, tek bir molekülün hikâyesinden çok daha karmaşık.

Âşıkken

Psikolog Dorothy Tennov, 1960’lardan başlayarak 500’den fazla kişiyle âşık olmanın nasıl bir şey olduğunu konuştu. Anlatılanlar birbirine o kadar benziyordu ki bu hâle ayrı bir ad verdi ve hiçbir kökü olmayan bir kelime uydurdu: limerence. Belirtileri 1979’da yayımladığı kitapta tek tek sıraladı.

  • Akıldan çıkmamakDavet edilmeden, gün boyu akla gelir. Tennov’a göre bu hâli benzerlerinden ayıran en güvenilir belirti.
  • Her şeyde işaretBir bakış, bir mesajın saati, tek bir kelime gizli bir ilginin kanıtı gibi okunur.
  • Ruh hâli ona bağlıKarşılık varsa havada yürümek; belirsizlikte göğsün ortasında bir sızı.
  • UtangaçlıkReddedilme korkusu, özellikle başta, onun yanında dili tutar.
  • Engelle büyümekZorluklar tutkuyu bir noktaya kadar artırır.
  • Kusurları görmemekİyi yanlar büyür; kusurlar ya görünmez ya sevimli bir özelliğe dönüşür.
Şekil 2 Âşıkken: Dorothy Tennov’un görüşmelerinden çıkardığı belirtilerden altısı (1979).

Tennov son belirtiye, kendisinden 150 yıldan fazla önce aynı şeyi anlatan bir yazardan ödünç aldığı adı verdi: kristalleşme. Fransız yazar Stendhal, karşılıksız kalan bir aşkın ardından 1822’de yayımladığı Aşk Üzerine’de Salzburg’daki tuz madenlerinin bir âdetini anlatır. Kışın yapraklarını dökmüş çıplak bir dal, madenin terk edilmiş derinliklerine atılır. İki üç ay sonra çıkarıldığında, bir baştankaranın ayağından kalın olmayan en ince uçları bile sayısız pırıl pırıl elmasla süslenmiştir; ilk dal artık tanınmaz. Âşığın zihni de sevdiğine aynı şeyi yapar.

Benim kristalleşme dediğim şey, zihnin karşısına çıkan her şeyden sevilen kişinin yeni güzelliklerini çıkarmasıdır.

Bu belirtilerin bazılarının kimyasal izi de bulundu. 1999’da İtalyan psikiyatrist Donatella Marazziti, son altı ay içinde âşık olmuş ve günde en az dört saatini sevdiğini düşünerek geçiren 20 kişinin kanını inceledi. Trombositlerdeki serotonin taşıyıcısının yoğunluğu, sağlıklı gruba göre belirgin biçimde düşüktü ve ilaç kullanmayan takıntı bozukluğu (OKB) hastalarınınkinden farksızdı. 12–18 ay sonra yeniden ölçülen altı kişide değerler normale dönmüştü. Küçük bir çalışmaydı ve yöntemi eleştirildi, ama aşkın takıntıya benzeyen yanına dair en çok anılan kimyasal ipucu oldu.

Kusurları görmemenin de beyinde bir karşılığı var. Bartels ve Zeki 2004’te bu kez anneleri taradı. Kendi çocuğunun fotoğrafına bakan annenin beyni de, sevgilisine bakan âşığınki gibi, olumsuz duygularla ve başkalarını eleştirel gözle değerlendirmekle ilgili bir bölge ağını kısıyordu. Araştırmacılara göre bağlanma, ödül sistemini çalıştırırken eleştirel yargıyı da yumuşatıyor; sevgiyi bu kadar güçlü yapan biraz da bu.

Engelle büyümenin ipucu ise belirsizlikte. Stendhal’e göre kuşku doğunca ikinci bir kristalleşme başlar. Âşık bütün gece “Beni seviyor” ile “Ama seviyor mu?” arasında gidip gelir ve bu sırada “göğsü nefes almayı unutur”. 2003’te maymunlarla yapılan bir deneyde dopamin hücreleri, ödülün gelip gelmeyeceği belirsizken bekleyiş boyunca giderek artan bir etkinlik gösterdi. Bu etkinlik, ödülün gelme olasılığı tam yarı yarıyayken en yüksekti. Bu bir aşk deneyi değil, ama “seviyor mu, sevmiyor mu” sorusunun insanı neden bu kadar sardığına dair bir ipucu veriyor.

Aşk acısı

Fisher’ın ekibi 2010’da madalyonun öbür yüzüne baktı. Bu kez tarayıcıya giren 15 kişi yakın zamanda terk edilmişti ama hâlâ yoğun biçimde âşıktı.

Beyinlerinde, mutlu âşıklarda çalışan dopamin bölgesi VTA hâlâ etkindi. Buna kazanç ve kayıp hesabıyla, özlemle ve duyguları düzenlemekle ilgili bölgeler eklenmişti. Bunların bir kısmı, kokain bağımlılarında madde özlemiyle ilişkilendirilen bölgelerdi. Araştırmacılara göre bu benzerlik, terk edilenlerin neden takıntılı davrandığını açıklayabilir. Ödül gitmiştir ama onu isteyen sistem çalışmayı sürdürür.

Ayrılığın “acıttığını” söylerken ne kadar haklıyız? 2011’de istemedikleri bir ayrılık yaşamış kişilere eski sevgililerinin fotoğrafı gösterildi ve reddedilmeyi düşünmeleri istendi. Beyinde, fiziksel acının duyusal tarafıyla ilgili bölgelerin de etkinleştiği görüldü. Ama 2014’te aynı araştırmacıların da yer aldığı bir ekip, daha ince bir yöntemle bakınca iki deneyimin beyinde birbirinden ayrı desenler oluşturduğunu gösterdi. Yani aşk acısı gerçek, ama bedensel acının bir kopyası değil; beyin onu kendine özgü bir dille yaşıyor.

Tutkudan bağa

Tennov’a göre bu yoğun hâl en sık 18 ay ile üç yıl arasında sürüyor, ortalaması iki yıl. Kimyasal ölçümler de benzer bir takvim gösteriyor. Yeni âşıklarda stres hormonu kortizol (2004) ve kandaki sinir büyüme faktörü NGF (2006) belirgin biçimde yüksek bulundu. 12–24 ay sonra yapılan ölçümlerde bu farklar kaybolmuştu. Aynı kişiyle birlikte kalan âşıkların NGF düzeyi bile artık diğerlerinden ayırt edilemiyordu.

Ateşli dönemin bitmesi aşkın bittiği anlamına gelmiyor. 2012’de Bianca Acevedo ve arkadaşları, ortalama 21 yıldır evli olan ve hâlâ çok yoğun biçimde âşık olduğunu söyleyen 17 kişiyi taradı. Eşlerinin fotoğrafı, yeni âşıklarda olduğu gibi VTA’yı ve ödül sistemini çalıştırdı. Bunlara, annelerin çocuklarına bağlanmasında rol oynayan bölgeler de eklendi. Araştırmacılara göre bazı insanlarda eşin “ödül değeri” yıllar içinde sönmüyor, üstüne bir de bağlanma ekleniyor.

Bu nadir bir istisna da değil. Aynı yıl yayımlanan bir araştırmada, rastgele seçilmiş evli Amerikalılardan on yıldan uzun süredir evli olanların yüzde 40’ı “çok yoğun biçimde âşık” olduğunu söyledi. Yoğun aşkla en çok bağlantılı çıkanlar şunlardı: eşi hakkında olumlu düşünmek, ayrıyken onu düşünmek, sevgi gösterileri ve cinsellik, birlikte yeni ve zorlayıcı şeyler yapmak, genel olarak mutlu olmak.

Bin yıl önce bir hekim, nabzın bir isimde nasıl değiştiğini parmaklarının ucunda hissetti. Bugün bilim insanları sevilen bir yüzün beyinde neleri değiştirdiğini ekranda görüyor. Kimya bu değişimin nasıl olduğunu giderek daha iyi anlatıyor. O ismin kimin ismi olacağını ise anlatamıyor.

Kaynaklar

Paylaş WhatsApp X

Diğer yazılar